1. Haberler
  2. BELGELER
  3. ORTADOĞUDA AKAN KANDAN EMPERYALİZM SORUMLUDUR

ORTADOĞUDA AKAN KANDAN EMPERYALİZM SORUMLUDUR

featured
İsrail’in Gazze’de hastaneye düzenlediği bombalı saldırıda 471 kişi katledildi
service

Faşist Türk devletinin Kürt ulusal kazanımlarına yönelik, Kürdistan’da sürdürdüğü işgal, katliamların bitmek bilmez olan alt yapısında emperyalizmin bölgeye dönük planları olduğu aşikardır. Ortadoğu’da atılan her adım emperyalistler tarafından planlanıp yerli işbirlikçi devletlere yaptırılmaktadır. Suriye’de ABD-AB emperyalistleri ile Rusya-Çin emperyalistleri arasında süren rekabet, bölgede yaşanan savaş ve katliamların sorumlusudur. Türk devletinin Taksim’de ısmarlama bombalı saldırı sonrası hedef aldığı Rojava/Kobani bölgeleri dün akşam saatlerinde ağır bombardımana hedef oldu. Kürt ulusunun dört parçada devam eden devrimci direnişi kırılmaya, kölelik kalıcı hale getirilmeye çalışılmaktadır. 

2015 Haziran tarihli Devrimci Halkın Günlüğü dergisinde yer alan “ORTA DOĞUDA AKAN KANDAN EMPERYALİZM SORUMLUDUR, EMPERYALİZM KISKACINDA ULUSAL BAĞIMSIZLIK SORUNU!” başlıklı makaleyi güncelliği ve önemi nedeniyle okurlarımızla bir kez daha paylaşmak istedik. 

Devrimci Demokrasi

——————————————————————

21.yüzyıl’dayız ve Kürdistan ulusal bağımsızlık sorunu bir dünya sorunu olarak Ortadoğu siyasi, politik gündemindeki yerini ve önemini korumaya devam ediyor. Ezilen ve sömürülen kitlelerin bakış açısından değerlendirildiğinde elbette dünyadaki siyasi gelişmeler her açıdan komünist devrimci hareketi ilgilendirmektedir. Çünkü komünist hareket enternasyonal karakteriyle dünyanın her bir parçasında süren devrim mücadelesinin halkalarının toplamıdır. Bunun yanında bugün Ortadoğu’da özel olarak da Irak, Suriye, Türkiye ve Kürdistan da ki ( Filistin sorununu da içine alan) gelişmeler devrim hareketinin politik, siyasi çizgisini etkileyebilecek düzeyde önemli gelişmelerdir. Yıkıcı olduğu kadar şaşkınlık verici gelişmeler devrimci nesnel koşulların varlığına dayanmaktadır.

Emperyalist barbarlık, dünya ezilen ulus ve halklarının kanını akıtıyor, vahşice sömürüyor. İşgal, istila ve yağmalama siyasetini sürdürüyor. Tarihte eşine rastlanmayan düzeyde vahşi araçlar, kana doymayan yapılar yaratıyor.

Emperyalist haydut devletlerin çete örgütü İŞİD ( Arapça ismiyle DEAŞ) sadece Irak, Suriye’de Asuri, Ermeni, Şii Arap, Hristiyan, Alevi, Ezidi dinine men- sup Şengal’ de (ezici çoğunlukla Ezidi dinine inanan Kürtlerin yaşadığı bölgedir) Musul, Kerkük, Sere Kani, Kobane ve Afrin de Kürtlere saldırmaktadır. İslam dini adına hareket ettiğini söyleyen İŞİD faşist çetesi Şengal’ de Kürt halkına katliam yaptı ve on binlercesi kendi tarihlerini yarattıkları topraklarını büyük acılarla, ölülerini geride bırakarak terk etti, göçertildiler. Şengal işgal edilip, denetim altına alındı. Binlerce Ezidi Kürt kadını köle ganimetleri olarak alındı ve pazarlarda satıldı. Bunlarla da sınırlı kalınmadı İŞİD Batı Kürdistan’da oluşturulan demokratik kantondan biri olan Kobane kantonuna 15 Eylül 2014 tarihinde saldırıya geçti. Hiçbir ahlaki değer taşımayan insanlıktan çıkmış bu katliamcı insanlık düşmanı faşist çete gücüne karşı Kobane halkı eşsiz onurlu ve kahramanca bir direnişle karşı koydu direniyor. Irak, Suriye, Kürdistan’ da halk gözyaşına ve kana boğuldu.

Emperyalist Halka Kırılmadan Halklar Özgür Olamaz.

Öncelikle Şengal, Kobane, Sere Kani, Afrin, Kamişlo, Kerkük, Musul, Irak ve Suriye’nin diğer şehirlerinde, Kuzey Kürdistan’ da ve Türkiye’ de ortaya çıkan gelişmeler emperyalizm bakış açısından değerlendirmek gerekir. Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın herhangi bir parçasında yapılan katliamlardan, sömürü ve açlıktan emperyalist haydutlar sorumludur. Herhangi bir kıtada hiçbir önemli çelişki ve çatışma emperyalizmden bağımsız değerlendirilemez. Her meselede önce bu yanına bakılıp, açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Çünkü emperyalizm dünya üzerinde, ekonomik siyasi, askeri egemenliktir. En demokratik görünen ulusal burjuva hükümetlerin hiç biri dünya tekelci burjuvazinin hâkimiyetinde bağımsız değildir, olamaz. Hem burjuva kapitalist cumhuriyet anlayışından kopamayıp hem de özgür ve bağımız ulus oluşturacağım hayalini topluma yayanlar halkı aldatıyor. Sosyalizm dışında her yol hangi söylem altında geliştirilirse geliştirilsin ulusal kapitalist cumhuriyete çıkar ve hiçbir kapitalist düzen emperyalizmden bağımsız, onun hâkimiyeti olmadan yaşayamaz.20. yüzyıl ulusal bağımsızlık ve eşitlik sorununun pratik görünümü bu olguyu fazlasıyla kanıtlamıştır.

Bugün hâkimiyet biçimlerini tarihteki temelleriyle düşünmek zorunludur. Arap ulusu yirmiden fazla devlete bölünmüşse, Filistin parçalanmış ve devletten yoksunsa, Kürdistan dörde bölünmüş işbirlikçi devletlere pay edilmişse, soy kırıma uğramış, uğramaya devam ediyorsa, Ermeni ulusu soykırıma uğradıysa bunların sorumlusu emperyalizm ve emrine aldıkları işbirlikçi sınıflardır. Çünkü Ortadoğu egemenliği tekelci dünya burjuvazisinin elindedir. Bu gerici düzen 1914-18 birinci dünya savaşında şekillenen ve 1920’de çerçevesi netleştirilen düzendir. Bu sömürgeci düzenin zenginlik, servet biriktirme hortumu dünya tekelci sermayesinin en büyüklerini oluşturan petrol tekellerine bağlıdır. Petrol tekeller- inin ikiz kardeşleri silah tekelleridir. Çünkü savaş ve petrol emperyalist haydutların vazgeçilmez sanayisidir. 1920’ler de oluşturulan –ki bu dünya savaşıyla oluşmuştur- Orta Doğu düzeni 21.yüzyıl toplumsal ekonomi, siyasal bilinç ve özgürlük ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Fakat emperyalist güçler petrol düzenine bir zeval gelmesin diye sömürgeci sistemini her türlü yöntemi kullanarak devam ettirmek istemektedirler. Bugün Irak, İran, Suriye, Türkiye devletlerini temelde ilgilendiren esas halkalardan biri 40 milyonu aşan Kürt ulusunun durumudur. Kürt ulusal bağımsızlık savaşının emperyalist haydut devletlerce bütün 20.yüzyıl boyunca engellemesi ve bugünde aynı konsepti sürdürmeye devam etmeler- inin nedeni 1920’de oluşturulan Orta Doğu petrol ve savaş düzeninin bozulmasını istememelerinden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca görünüşte bağımsız olan Irak, Suriye, İran, Türkiye gibi devletlerin, ulusların emperyalist devletler, uluslarda eşit olma durumları söz konusu değildir. Emperyalizm çağında sosyalist devletler dışında diğer uluslar özgür ve bağımsız olamazlar, onların bağımsızlığı sakatlanmış bir bağımsızlıktır. Haydut devletler tarafından baskı altına alınmıştır. 21.yüzyılda ABD, İngiltere, Fransa’nın başını çektiği saldırgan haydut güçlerin Irak, Afganistan, Libya, Suriye, Filistin, Yemen, Mısır, Kürdistan’ da ki politikaları 20. yüzyıl boyunca kurdukları düzenden bağımsız değillerdir.

Emperyalistler İŞİD çetesini yarattılar. Dünya halkları Ezidi Kürtlerin katliamdan –PKK direnişiyle- kurtulan çocuk, kadın, yaşlı insanların ölüm yolculuğunda ki göç trajedisini canlı yayınlarda gördü. Demokratik bir düzen oluşturmaya ve kendisini korumaya çalışan Kobane kantonunun İŞİD çetelerince düşürülmesini demokrasiyle övünen burjuvazi dünyaya seyrettiriyor. Yoksul Kürt kenti Kobane’nin direnişi korku ve dehşet saçan yağmacı güçlere karşı halkın öz gücüyle direnilebileceğini yeniden unutanlara hatırlatmış oldu.

Emperyalist güçler Orta doğuda demokrasinin gelmesini istemiyorlar. 2011’de başlayan isyan dalgası ezilen sınıfların aynı zamanda 20. yüzyıl ilk gerçeğinden beri oluşturulan faşist düzene karşı olan isyandır. Halkın özgürce, insanca yasama adaletli bir düzen oluşturma arzusunun emperyalist işbirlikçi krallıklar, emirlikler, generaller sistemiyle olan çelişkisinin isyana dönüşmesiydi. Orta Doğu ve Afrika da ortaya çıkan devrimci nesnel koşullar devam ediyor. Fakat ezilen sınıfların devrimci öfkesinin proleter demokrasi kanalına yani diğer ifadeyle komünist parti önderliğinde devrim mücadelesine akmadığı her yerde heba olmaya, egemen sınıfların çıkarları ve çelişkilerinin birer aracı haline gelmeye, kendisini yıpratarak tükenmeye mahkûmdur. İki yol vardır: Orta Doğu da ya devrimci komünist kanala akan öfke özgürlüğe yürüyecek, yâda önderliğini yaratmayan ezilen sınıflar kör, geri amaçlar içinde kendisini tüketerek sömürücü faşist düzenin kendisini sürdürmesinin bir parçası haline gelecektir.

Haydut emperyalist güçler Ortadoğu’da biriken devrimci enerjiyi öğütmek, halkı takatten düşürmek gerici kanallara enerjisini akıtmak için iç savaşı körüklemektedir. İlerici devrimci dinamiklerin karşısına her türlü ahlaki değerden yoksun en gerici İŞİD gibi örgütlerin yaratılmasını kendi çıkarları bakımından hesapladılar. Böylece bütün devrimci ve ilerici güçler emperyalist barbarlığın kıyıcı makinası olan İŞİD gibi din ideolojisini bayrak yapmış ama gerçekte dinle de ilgisi olmayan İŞİD ve benzeri faşist çeteci yapılara karşı halkla birlikte varlık yokluk mücadelesi vermektedirler. Alt yapıyı maddi kültürel, insana ait her şeyi ve insanları çocuk, genç, yaşlı demeden yok etmeye yönelen bir savaşın geliştirdiği büyük göç dalgalarının ortaya çıktığı Suriye Arapları ve Kürtlerin içinden çıkamadığı savaş yıkıcı ve yıpratıcıdır. Arap, Kürt ulusları ve çeşitli azınlıklardan halkların bütün devrimci enerjisini içine çeken yıkıcı bir savaş türüdür. Hayatta kalma mücadelesi verilmektedir. Hal böyle olunca nasıl bir sistem, kurtuluş için gerekli olan düzen hangisidir? Sorusu üzerine bir gündem oluşamamaktadır. Hiçbir savaşın kör bir iç savaş kadar yıpratıcı ve yıkıcı olmadığını belirten tarihçi ve siyaset bilimiler son derece haklıdır.

Devrimci şartların oluştuğu bu dönem de ezilen kitleler öfkesini kurulu faşist devlet düzenine yöneltemiyor, çünkü karşılarına İŞİD gibi yapılar çıkarılmıştır. Bu anlamıyla emperyalistler onlarca sayıda talancı, katliamcı kara korsanları diyebileceğimiz donatılıp finanse edilmiş, edilme- kte olan El Nusra, İŞİD, El Kaide vd. örgütler eliyle Suriye, Irak, Kürdistan halkının devrimci enerjisi, insan kaynakları tüketilmektedir. Kurtuluş ve özgürlük amacı mücadelesinin önüne barikat oluşturulmaktadır. Büyük tehdidi günün siyasetini düzenlemek için kullandığı gibi geleceğin coğrafi ve siyasi düzenlemeleri için de zemin düzenlemesi yapmaktadır. ABD, İngiltere, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye, Bahreyn vd. devletler eliyle milyonlarca dolarlık yardım ve silah akıtılan dinci, çeteci örgütlerin palazlanması şimdiden çok farklı hesaplar yapan bu güçler arasında çelişkilere neden olsa da İŞİD tehdidi bütün bölge güçlerini ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya gibi haydut devletlere muhtaç hale getirmiştir. Zaten etki ve bağımlılığı altında olduklarını biliyoruz, ama çok karmaşık çelişkilere dayanarak bir parça demokratik, ulusal zeminde durmak isteyen kendi sınıfsal çıkarlarını korumaya çalışırken oluşturmaya çalıştıkları karşıtlığın bile sürdürülemez olduğu açığa çıkmıştır. Emperyalist güçler çıkarlarını ve isteklerini kabul ettirmeyene kadar kimseye yardım etmeyeceğini bilmek için dahi olmaya gerek yoktur. O halde emperyalistler Ortadoğu, Afrika’da yarattıkları gerici askeri, vahşi, hiçbir ahlaki ölçü taşımayan örgütlerle ülkelerin ekonomik alt yapısını, siyasi istikrarını, biriken ve dönüşüme uğrama aşamasına gelen ezilen sınıfların devrimci enerjisini parçalayıp yok etmektedirler. Yarattıkları büyük, yok edici tehdit ve tehlikeyi ortadan kaldıracak tek güç olarak ezilen ulus ve halkları onların parti ve örgütlerini emperyalist orduların askeri gücün muhtaç ediyor. Fakat bu insanlık dışı barbar ve faşist plan ve stratejiler halkın devrimci direnişiyle kırılacaktır. Tam da bu noktada Kobane’de Kürt halkının direnişi önemlidir.

Emperyalist güçler Musul, Şengal, Kobane Kerkük ‘de göç eden yüz binlerce kürdün ilerideki toplum- sal etkisini, siyasal şekillenmelerde doğacak olası sonuçları hesaplamaktadır. Elbette Kürdistan’da bulu- nan petrol ve gaz rezervlerini nasıl yönetebileceğini planlamaktadırlar. Emperyalistlerin İŞİD’i şu yâda bu bölgede hava bombardımanına tutması onların gerçekten İŞİD’ e karşı olduklarını kanıtlamaz.

Bu nedenle ilk başta görünene bakıp halkların korunmasını ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya başta olmak üzere emperyalist haydutlardan beklemek büyük yanılgıdır. Ne yazık ki komünist ideoloji ve siyasi amacı taşımayan burjuva ulusalcı hareketler devrimci niteliklerini korudukları dönemde bile emperyalist hakimiyetin ağlarına doğru sürüklenip sonunda ona tutunduklarını 20. Yüzyıl tarihi kanıtlamıştır. Bu kanıtlanmış deneyimleri bakış açısıyla en gelişmiş burjuva demokratik modelleri savunduğunu ileri süren ulusal hareketler bu sistem modellerine sosyalizm teorisini giydirenler bile olsa kapitalist ekonomik ve siyasi çerçeveyi aşmadıkları sürece emperyalist boyunduruktan kurtulamadılar, kurtulamazlar. Elbette buradan çeşitli ulusal hareketlerin komünist amacı benimsemeleri gerektiği yanılgısını bayraklaştıralım demiyoruz. Çünkü bu olanaksız bir istektir. Aksine Türkiye, Kürdistan’da bugün iç savaşla yıkıma uğrayan Irak, Suriye’de açlık, sefalet, ölüme sürüklenen ve sanki tek çözümün em peryalistlerin elinde olduğunu propaganda edenlerin aldatmacalarına bütün nühans farklarına hesaba katarak belirtebiliriz ki hiçbir şekilde burjuva-kapitalist çözümlerin halklara ve ezilen Kürt ulusuna özgürlük getiremeyeceğini, tek kurtuluş yolunun gerçek özgürlüğün emperyalist halkayı kıracak komünist mücadelenin gelişmesi ve zafer kazanmasıyla mümkün olacağını söylüyoruz. Sınıf bilinçli proletaryanın kendi yolunu mutlaka aşması, ilerlemesi olanakları devrim amacına akıtması gerektiği vurgusunu bu nedenle önemle yapmaktayız.

Suriye’nin çeşitli kent, kasaba ve köylerinden Arap halkının, Şengal, Musul, Serekani’den yüzbinlerce Kürt ve diğer inanç ve azınlık hakların göç ettirilmesi 21yy. Emperyalist barbarlığın kırım ve vahşetidir. Tekelci dünya burjuvazisi Kürdistan’ı 1920’de dört parçaya bölmüştü, 21.yy’da da Kürt ulusal bağımsızlığını istememektedirler. Çünkü Ortadoğu petrol ve savaş düzenini sarsacak ve yeniden düzenlenmesini gerektirecek bir öneme sahiptir. Bu nedenledir ki Kürt ulusu bir kez daha kırım, göç ve katliamlara uğramıştır.

Emperyalist güçlerin işbirlikçisi kukla devletler Arap, Kürt, Ermeni, Türkmen ve çeşitli inançlara, dinlere inanan insan topluluklarının kanını akıtmaktadır. Faşist Türk devleti ABD ile Suriye devletini yeniden düzenlemek için askeri çeteci güçleri eğitip-donatarak halkı katlediyor. İşte kapitalist barbarlığın, demokrasi safsatasının çürüyen son halidir bu. Dünya savaşından sonra 1920’de Kürdistan’ı dört parçaya bölerek Irak, İran, Suriye, Türkiye devletinin denetimine sokan keza 20.yy’ın farklı tarihlerinde ortaya çıkan, yapılandırılan 20’den fazla Arap devletini pençesi altında tutan Filistin’i İsrail soykırımı altına sokan emperyalist güçler 21.yy’da İŞİD gibi dinci faşist çeteleri Ortadoğu halklarının celladı haline getirmiştir. Bu gerici güçler toplumların bütün devrimci ilerici enerjisini tüket- mek için üretilmiş, dört koladan desteklenen maşa, taşeron çetelerdir. Aksi takdirde İslam bayrağı altında İslam’a inanan Kürt halkına katliama kalkışmaları açıklanamaz. Bu noktada YPG, YPJ güçlerinin Kobani direnişi önem kazanmaktadır. Baskıya, imhaya, zorbalık ve insanlık dışı saldırıya karşı verilen bir direniştir. Onlar topraklarını terk ederek kötülüğün yayılmasını seyirci kalmayı seçmedirler, insanlığın adaletli vicdanını, ezilenlerin özgürlük direnişinin yarattığı onurlu duruşu seçtiler ve yıkıntıya uğrayan Kobani’nin duvarlarına özgürlük uğruna ölünecek kadar değerlidir şiarını kanla yazdılar. Ezilen halklar, komünist, devrimci güçler her türden çeteci, gerici, talancı saldırıya kendi öz güçleriyle direnebilirler.

Sınırları Aşan Direniş Kenti; Kobani

Ortadoğu’da bütün ezilen ulus ve halklar büyük acı çekiyor. Milyonlarca Iraklının ABD ve ortaklarının işgaliyle katledilmesi, göçe zorlanması, keza yüzbinlerce Suriyelinin katledilmesi, milyonlarcasının topraklarından göç ettirilmesi her şeyi açıklamaya yeterlidir. Bütün bu gerçekler göz önündedir ve yeterince üzerinde konuşulmaktadır. Fakat zulüm ve katliamların karşısında örgütlü güç yoksa kurtuluş olanaksızdır. Ezilen sınıfların kurtuluşu için var olan saldırı ve katliamların görülmesi ve üzerinde konuşulması yeterli olmuyor. Halkın kurtuluşu ancak halkın devrimci örgütlenmesi ve direnişiyle mümkündür. Burjuva ulusalcı örgütler, hükümetler 20.yy boyunca ve günümüzde de belli bir döneme kadar devrimci roller oynasalar bile eninde sonunda sömürünün ve hâkim sınıfların temsilcisi oldular. Tarihsel deneyim ve Marksizm, sosyalizm dışında kurtuluş yolunun olmadığını göstermekte- dir. Bu amaçla egemen gerici sınıfların iktidarının yıkılması şarttır. Şayet devrimci nesnel koşullar ortaya çıkmış, gerici devlet ve hükümetler toplumun ezilen sınıflarını yönetemiyor duruma gelmişse o halde bu gerici devletlerin yeniden toparlanmasını değil halkın devrimci iktidarını proletaryanın önderliğinde tesis etmek en temel görevdir. Burjuvazinin “yönetim boşluğu” dediği gerçeklik hâkim sınıfların artık eskisi gibi halk kitlelerini yönetemem- esi; halkında alışıla geldik yöntemlerle yönetilmek istememesi gerektiğinde eline silahları almaktan hiç tereddüt etmemesi koşullarının ortaya çıkmasıdır. Bu durumda komünist hareket bütün araçlarıyla iktidar hedefli iç savaşa göre konumlanmak, ezilen sınıfları devrimci iktidar amacıyla örgütlemek, devrimci savaşa önderlik etmek ve zor bela tutunan geri faşist devletin var olan yapısını da param parça etmektir. Böylesi dönemlerde sözün değil, eylemin önem kazandığı da açıktır. Fakat Maoistler cephesinden sürecin karşılanabildiğini söylemek bu aşamada olanaksız. Normal koşullarda değil olağanüstü koşulların devrimci gelişmelerin katlanarak büyüyeceği şartların içinde siyasetin başarısına yön veren devrimci önderlik altında sürdürülen devrimci savaştır. Bu anlamıyla Suriye, Irak Batı ve Güney Kürdistan’da ortaya çıkan iç savaş Kuzey Kürdistan’ı da etkilemekte içine çekmektedir. Her türden ahlaki, insani değerden yoksun çete yapılar eliyle sürdürülen iç savaş kimi açılardan ise tek taraflı halkı katletme ve göç ettirme saldırısı karşısında ne yazık ki Irak, Suriye, Kürdistan’da komünist hareket işçi sınıfı, emekçi köylü geniş halk kitlelerine önderlik etme gücü ve kapasitesinde değildir. Emperyalist güçler yerli uşakları bu durumun avantajını kullanmaktadır. Suriye, Irak, Kürdistan’da ezilen halk yığınları dinci gerici faşist çetelerin yâda faşist hükümetlerin yanında saf tutmaya onlara biat etmeye zorlanmaktadırlar.

Ortadoğu’da Arapların ulusal bağımsızlık -Filistin dışında- ulus devlet anlamında sorunu yoktur. Birlik sorunları elbette tartışılmaktadır. Biçimsel olarak özgür, bağımsız ulusal devlet olsalar da emperyalistlerin baskısı altında olan ulus devlet yapılarını sürdürmektedirler. Bu tablo içinde 20.yy boyunca soykırıma uğrayan ulusal bağımsızlık hakkı gasp edilen Kürt ulusunun somut durumu farklılık taşımakta ve önem kazanmaktadır. Kürt ulusunun devrimci dinamikleri ulusal bağımsızlık talepleri doğrultusunda burjuva demokratik amaçlarla mücadele etmektedirler. Dört parçada çeşitli biçimlere bölünen karmaşık mücadele yöntemleriyle bir birine bağlanan ulusal var olma mücadelesi emperyalist haydutların ve işbirlikçi hâkim sınıfların saldırılarına uğramaktadır.

Kobani direnişinin önemi buradadır. Demokratik kantonlarda kendi kaderini birlikte yaşadıkları Ermeni, Süryani, Arap, Türkmen, Çeçen vd. etnik kökenden insan topluluklarıyla birlikte oluşturmaya çalışmaktadırlar. Dili, kültürü yasaklanan; topraklarından edilen, aşağılanan, ana dilleri ile eğitim yapmaktan, örgütlenme ve yönetim örgütlerini oluşturmaktan yoksun olan Kürt ulusu Batı Kürdistan devrimiyle çeşitli azınlıklarla birlikte kendi öz yönetimini kurdu. Kuşkusuz sosyalizmden bahsetmiyoruz. Bu devrimci gelişme biçim olarak ulusal, öz olarak burjuvadır. Kendi içinde oluşturulan bu devletçikler halkın silahlı katılımıyla kendi savunma gücünü oluşturmuş bulunmaktadırlar. Hatta bu silahlı gücün halka karşı geliştirilen saldırılara karşı öz savunmayla genişleyip, büyüdüğünü belirtmek daha doğru olacaktır. Emperyalist haydutların ve işbirlikçisi kukla devletlerin taşeron yapıları El Nusra, İŞİD, El Kaide kolları olarak tanımlanan onlarca çeteci örgütün halka karşı savaştığı koşullarda Batı Kürdistan kantonlarında Kürtlerin diğer azınlıklarla demokratik mücadele zemininin de aynı cephede çeteci barbar saldırganlara karşı direne bilmeleri gericilerin nefretini üstüne çekmeye yeterli olmuştur. Bu nedenledir ki faşist Türk devleti üç yıldır çeteler eliyle Batı Kürdistan’da (Rojava Kürdistan) Kürt halkına karşı savaş sürdürmektedir. Üstelikte tarihe düşen unutulmaz bir ironi gibi Kuzey Kürdistan’da “barış süreci” ni sürdürdüğünü her gün propaganda ettiği koşullarda bu savaşı sürdürmektedir. “Düşünmezsen Kürt yoktur” ünlü İŞİD kafalı faşist cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk hâkim sınıflarının tarihsel emel ve ayrıcalıklarındaki ısrarını Kürt ulusu ve çeşitli azınlıklar üzerinde sürdürmesinin dışavurumudur. “Kobani düştü düşecek” yâda “Suriye bizim iç meselemizdir” demesi de bundandır. Buna bağlı olarak üç tarafı çevrili Kobani’nin Kuzey Kürdistan’a bağlı açık tek kapısı olan Murşitpınar sınır kapısından Türk ordusu denetiminde Kobani’ye paletli zırhlı bir araçla bombalı intihar saldırısı düzenlenmesi ve üç koldan Mürşitpınar sınır kapısının ele geçirilmeye çalışılması Türk devleti İŞİD ortaklığının en inkâr edilemez, gizlenemez ilanı olmuştur. Fakat kirli planları gösterilen direnişle boşa çıkartılmıştır. Kobani direnişi dar bir alanı, bir kenti ifade etse de etkisi ve alanı ters orantılı olarak büyüktür.

Kafa kesen, kadınlara tecavüz eden, kadınları satan, çocukları öldüren, insanları evlerde diri diri yakan faşist dinci çeteler Kobani’nin üç tarafını kuşatmıştır. İŞİD çeteleri Türk devlet sınırlarını kullanıyor, ordunun gözleri önünde kuşatmayı takviye diyor. Üstelik tırlarla bu taşeron, gerici, katliamcı örgütlere silah ve mühimmatın taşındığına dair devletin belgeleri iç çelişkilerinden kaynaklı deşifre oldu.

Kobani direnişi önemlidir çünkü 21. yy’da yeniden kırıma uğrayan göçe zorlanan ulusun direnişidir. Kürt kadın ve erkek savaşçılarının kuşatma altında bedenlerini bombaya dönüştürmeleri onurlu ve özgürce yaşama iradesinin gücünü göstermektedir. Öte yandan dörde bölünen Kürdistan’ın parçalanan Kürt ulusu ve halkının ulusal onur ve ruhunun yeniden bütünleştiği, yeniden dirildiği yer olmuştur Kobani. Çünkü Kobani direnişinde sadece Kobani’de yaşayanlar değil 1937- 38’de soykırıma uğrayan, Munzur Suyu’nu kana boyayan kadın, çocuk, yaşlı atalarının acısını içinde taşıyan Dersimli, Çarçıra’da Qazi Muhammed’in sözlerini unutmayan Mahabatlı, Enfal soykırımını unutmayan, yasını tutan Halepçeli, Dağkapı meydanının darağaçlarında idam edilen Şex Said ve 48 arkadaşının mezarlarını arayan Amedliler savaşmaktadır. Kürdistan’ın dört parçasının kalbi Kobani’de insan ve özgürce yaşamak için savaşanlarla atmaktadır. Bununla birlikte komünist, devrimci, ilerici kesimler Kobani direnişi dünyanın dört bir yanından desteklemektedirler. Enternasyonalist düşünce ve duygularla Kobani’ye gidip savaşanlar vardır. Elbette Kobani’de zafer fiili olarak savaşmakla her türden silah ve mühimmatın sağlanması koşuluyla belirlenecektir. Bu anlamıyla her türlü yöntemle haklı, meşru, devrimci demokratik Kobani direnişinin zaferle sonuçlanması için mücadele etmek, savaşmak ve desteklemek görevdir. Çünkü komünistler egemenlerin her türlü baskısına karşı en önde mücadele ederler.

Özgürlük Prangasına Dönüşen Uzlaşmacı Reformizm Devrimci Şartlarla Çelişme Halindedir

Kobani direnişi Kuzey Kürdistan’da “barış süreci” ama Batı Kürdistan’da savaş siyasetinin sürdürülemez olduğunun son noktası olmuştur. Hangi noktada başka bir evreye varacağını kestirmek olanaksızdır. Ama öz olarak Abdullah Öcalan ve KCK’nin Türk devletiyle sürdürmekte oldukları “barış süreci” nesnel şartların görünür kılınır kıldığı gerçeklerle çökmüştür. KCK’nin Türk halkıyla ve ulusuyla Kürt Ulusunun birlikte eşit ve kardeşçe yaşama arzusunu tutarlılıkla savunması elbette önemli ve doğrudur. Ama bu savunu Kürt ulusunun siyasal haklarından taviz vermediği sürece doğrudur. Bu anlamıyla bakıldığında KCK’nin “barış süreci” Kürt ulusu aleyhine siyasal tavizler vermeyle karakterize olup yanlış ve sakatlanmış dar taleplerle sınırlı olmasına rağmen Türk devleti bu dar taleplere bile onur kırıcı yaklaşmaktadır. Çünkü ulusal imtiyazlara sahip Türk ulusu ve devletinin Kürtleri ulusal haklarıyla burjuva demokratik düzeyde kabul etme gibi bir yaklaşımı yoktur. Bütün siyasal yaklaşımlar bu olguyu anlaşılır kılmaktadır. İmha ve inkâr demokratik haklarını ve özgürlüğünü engelleyerek köleleştirme siyasetini sürdürmektedirler. Türk devletinin baskı, aşağılama ve Kobani’de kardeşlerini katleden çetecileri donatmasına ve desteklemesine Kürt halkı büyük bir öfke duymaktadır. Kobani kuşatmasına karşı KCK’nin Kürdistan’da ve her yerde başta Kürt halkı ve bütün devrimci ileri güçleri direnişe, serhıldana desteğe çağırması Kuzey Kürdistan’da ve dünyanın birçok ülkesinde büyük yankı buldu. 6-7 Ekim 2014 tarihlerinde halk sokakları zapt etti. Devrimci militan ruhunu gösterdi. Devletin birçok binaları ve faşist Kemal’in heykelleri ateşe verildi. Kürt halkı faşist Türk devletinin Kobani’ye ulaştırılması gereken yardımların engellenmemesini istedi. İŞİD eliyle Kürt halkına karşı sürdürülen savaşa seyirci kalmayacaklarını gösterdi. Halkı direnişe çağıranları bile şaşırtan düzeyde halk kitlelerinin öfkeli olduğu ve direnişi ne pahasına olursa olsun büyütmeye kararlı olduğu görüldü. Bu tablo devrimci cepheye coşku taşırken reformlardan öte gözleri bir şey görmeyen bütün uzlaşmacıları endişeye sevk etti. Her taraftan kitlelerin sakinleştirilmesi yönünde tutumlar geliştirilmeye başlandı. Nihayetinde devlet görevlilerinin hızla A.Öcalan’a koşmasının bir pratiği daha yaşandı. Devlet, A.Öcalan, HDP ve KCK’ye uzanan çeşitli temaslar sonucunda kitleleri beklentiye sokan bir sakinleştirme fişeği atıldı. Böylece Kobani kuşatmasına kaşı Türkiye ve K.Kürdistan’da geliştirilen halk direnişi alt seviyeye çekilmiş oldu. Faşist devlet birkaç günlük direniş boyunca 50’ye yakın Kürt yurttaşı katletti. Sivil faşistler ve polis halka karşı silah kullandı. Askeri vesayetin darbe rejimlerinin sonlandığını ileri demokrasiye geçildiğini her türlü demagojiyle süsleyerek anlatan faşist hükümet orduyu göreve çağırdı. Kürdistan’ın 6 ilinde ve birçok ilçede sokağa çıkma yasağı ilan edildi. İllerin caddelerine zırhlı askeri araçları, tankları indirdi. Devlet mesajı verdi: Kürtlerin olası ayaklanmasını en kanlı yöntemlerle bastırmaya hazır olduğunu yeniden hatırlattı. Devletin faşist askeri çarkı işlemeye başladı. Faşist hükümet pervasızca mecliste grubu bulunan Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) hedef gösterdi. Kürt halkının haklı ve meşru direnişi “örgütlü bir terörist ayaklanma projesi” olarak tanımlayan devletin Türkiye ve K.Kürdistan halkının devrimci demokratik mücadelesine karşı sürdüreceği saldırının kapsamını da ilan etmiş oldu. Halkın devrimci direnişi faşist hükümet ve devlet tarafından “terör eylemi” olarak gösterilmektedir. Kürt ulusal hareketi faşist devletten “çözüm süreci” nden dolayı demokratik reformlar beklerken, Kürt ulusu üzerinde imtiyazlı varlığını sürdüren Türk ulusunun hâkim sınıfların temsilcisi faşist hükümet zaman geçirmeksizin halkın demokratik, devrimci kitlesel mücadelesine karşı ordu ve polisin şiddet kullanma, katletme yetkisini arttırma (çünkü halkı vurma yetkisi her zaman vardı, halkı katleden polis ve askerin yargılanıp cezalandırıldığı görülmüş değil) anlamına gelen ulusal güvenlik reformu yapacaklarını ilan etti. Güvenlik paketini geciktirmeden meclise indirdi. Üstelik sokaklarda başını kapatan puşili yurttaşlara “terörist” tanımlamasını da yüksek vurgularla tekrar ederek yasallaştırmanın zeminini hazırladılar. Bu devletin devrimcileri katlettiği, sokak ortasında kurşunladığı, istediği zaman ve biçimde evlerini bastığı bilinen bir gerçektir. Bugün yapılmakta olanlar ise daha üst boyutta saldırılara devletin teknik ve fiziki, hukuksal olarak hazırlamasıdır. Kürt ulusal hareketi “terörle mücadele kanunu” nun kaldırılması beklerken hükümet TMK ’nın kaldırılmayacağını açıkça hatırlattı. Çünkü Kobani kuşatmasına karşı geliştirilen direniş tehlikenin büyüklüğünü kendilerine hatırlatmış olduğunu gizlememektedirler. Faşist devlet Kürt ulusuna karşı savaşmakta kararlı olduğunu Kürt illerine tankları sürerek Kürt savaşçılarını ısrarla İŞİD’ le aynı gördüğünü vurgulayarak göstermektedir.

KCK’nin faşist Türk devletinin reformlarla demokratik bir devlete dönüştürülebileceği perspek- tifinin bilimsel bir temeli bulunmamaktadır. Bu siyasi beklentinin günümüzde gerçekliğinin kalmadığını ve bu politikanın Kürdistan ulusal bağımsızlık mücadelesinin önünde pranga haline geldiğini ve terk edilmesi gerektiğinin yeterince görüldüğünü söyleyemiyoruz. Kürt ulusunun temel vazgeçilemez siyasal haklarından sürekli olarak taviz verilerek Kürt-Türk barışının, ittifakının gerçekleşebileceğini beklemek toplumsal, ulusal, sınıfsal çelişmelerle uyuşmamaktadır.

Türk devleti 50’ye yakın yurttaşı katletti. 350 kişi ise yaralanmıştır. Kitleleri sakinleştiren HDP kendi siyaseti açısından çeşitli açıklamalar yaptı fakat devletin katletme saldırısına karşı tavır geliştiremedi. Savunma pozisyonuna geçti. Halkın devrimci öfkesine yanıt vermediği açıktır. Halkın direnişine silahla, kirli tezgâhlarla yanıt veren devletten hesap sorma iradesini ortay çıkaran ve devletin şiddetini durduracak tek güç yine halkın kendisidir. Bu anlamıyla devletten hesap sorma iradesini güçlendirmek ve büyütmek gerekirken sessizliğe bürünmek ve bir bütün hareket edememek Kürt hareketinin ne düzeyde ha- len devletten bir çözüm beklemekte olduğunu göstermektedir. Elbette bu durum Kobani direnişini de zayıflatan, ihtiyaç duyulan kararlılıkla karşılayamama tutumudur. Siyasete zayıflık ve uzlaşma yaklaşımıdır. Açıktır ki halkın özgürlük istemiyle uyumlu militan kalkışmasına devletin “çözüm” adımı atacağını bekleyen uzlaşma ruhu cevap veremiyor. Kitleler korku toprağını üstünden atmıştır. Fakat reformlar, yasal çerçeveleri aşamayan beklenti ve politik çizgiyle esmekte olan devrimci rüzgâra yanıt olunamaz. Güdükleştirilmiş, daraltılmış, siyasal özgürlük amacını ifade etmeyen, yasal sınırlardan kopamayan, kitlelerin devrimci şiddetini içermeyen daha çok “barışçıl” kitlesel mücadele zemini artık bir üst aşamaya evrilmiştir. Ortadoğu’nun faşist dev- letleri halkı eskisi gibi yönetemedikleri için daha fazla şiddette başvurmaktadırlar. Türk devleti de halkı sonsuza kadar tank ve topla baskı altında tutabileceğini hesap etmektedir. Fakat halkın büyüyen öfkesi ve militan çıkışı “barışçıl” öncülerini ve siyasetçilerini sarsacaktır. Dönemin ihtiyacı olan militan devrimci kadro tipini yaratacaktır. Bu neden- le 6-7 Ekim direnişine karşı düşmanca tutum söylüyorken onlarca yurttaş katledilmişken, “çözüm süreci devam ediyor” edecek tekerlemeleri toplumsal, ulusal çelişkilerin şiddetini ve devletin Kürt ulusu üzerindeki baskısını daha üst boyutta savaş hazırlıklarıyla sürdürdüğü açıktır. Elbette Kürt ulusunun batı parçasına karşı savaş sürdüren Türk devletiyle kuzey parçasında “barış”, “çözüm ”ün olamayacağını gördükten sonra oyalama siyasetinin sonlandırılması gerekmektedir.

Elbette ki KCK’nin dört parçada sürdürdüğü savaşın zorlukları stratejik hesaplamaları küçümsenemez. Büyük ve ağır bedeller verilmektedir. Eleştirimiz Kürt ulusunun kendi devletini kurma hakkını atlayarak son derece devrimci koşullara rağmen uzlaşmacı siyasetin sürdürülmesinedir. Nesnel koşulların olgunlaştırdığı ve ortaya çıkan ulusal ruh ve mücadele enerjisini yeterince bütünleştirilememesinin sürdürülen politikayla bağı vardır. Reformcu, uzlaşmacı mücadele çizgisi devrimi amaç olmaktan çıkarmıştır. Bu nedenle de devrimci gelişim ve atılımların önünde de engel durumundadır. Devrim amaçlanmıyorsa, tabi ki devrim hareketine de önderlik edilemez.

Kürt ulusunun kendi devletini kurma hakkı anayasal reformsal bir sorun değildir. Bu hak asla Türk, Irak, İran, Suriye devletlerinin anayasal çerçevesine bağlı değildir ve olamaz. A.Öcalan’ın Kürt ulusu için devletsizlik projesi toplumsal, sınıfsal ve ekonomik alt yapı itibariyle yanlıştır. Dünyada yüz bin nüfuslu olanlar da dâhil 210 ulus devletin dayandığı ekonomik temeli yok saymak ve Ortadoğu’nun faşist çemberinde tarihleri çeşitli ulus ve azınlıkları katletmek, soykırım yapmakla lanetlenmiş faşist devletleri demokratikleştirerek Kürt ulusu için demokratik özgür ulus yaşamının oluşturulabileceğini ileri sürmek temelden yanlıştır. Ekonomik, sınıfsal gerçekleri ulusal bağımsızlığı, dünya emperyalist düzenindeki olguları uzlaşma siyasetine uydurmaktır. Toplumsal ilerleme bu tezleri her aşamada çürütür, çürütmektedir. A.Öcalan’ın, KCK’nin, Kürt ulusunun devlet kurma hakkından, devrimden vazgeçerek, 20.yy toplumsal gelişmelerin burjuva ve sosyalist biçim ve içerikleri ortadayken var olan gerçekleri kendi siyasetlerine uydurmaları uzlaşma arayışlarını başka türlü ifade edememeleriyle açıklanır. Bu konuda haklı ve yerinde ölçülü eleştiri yürütmek bir ihtiyaçtır. Baskıya karşı haklı ve meşru direnişi büyütmek, destek vermek görevini yaparken devrimci dostça eleştiri ihmal edilemez. Görüldüğü gibi emperyalist savaşın içinde Jykes- Picot (1916) anlaşmasıyla temeli atılan ve ona yakın netleştirilen haritalarla dörde bölünen Kürdistan’ın sınırları pratikte anlamını yitirmiştir. İran, Suriye, Irak ve Türkiye faşist devletlerinin Kürt ulusu ve çeşitli azınlıkları Türk ulusuyla eşit ve demokratik haklar temelinde burjuva demokratik toplumsal düzen oluşturacak seviyede reformlarla dönüşüme uğrayabilecek yapıda olmadıkları pratikte görülmektedir. A.Öcalan’ın burjuva reformcu çözümü nesnel koşulların ortaya çıkardığı savaş ve direnişin içinde hükmünü yitirdi. Ulusal baskı halkasının ancak ve ancak sürdürülen savaşın büyütülmesi, direnişiyle parçalanabileceğini unutanlara şartlar yeniden hatırlattı. Koşullar dört parçada meşru ve demokratik hakları içinde Kürt ulusal güçlerini birlik olmaya zorlamaktadır. Düne karşı birbiriyle savaşanlar bugün ortak cephede savaşma ve direnmek zorunda kalmaktadırlar. Emperyalist güçlerin Kürdistan ve Ortadoğu’daki egemenliğini düşündüğümüzde savaşın uzun süreceğini de belirtebiliriz. Bununla birlikte Kürtlere yönelen katliamcı çete gücü İŞİD’e karşı savaşta emperyalist haydutların Kürt milli güçlerinin üzerindeki denetimini derinleştirme, çemberi İŞİD’e karşı birlikte savaşmak konseptiyle genişletme plan ve potansiyeli de göze çarpmaktadır.

Komünist Hareketin Devrimci Koşulları, İkili Görevi Vardır

Orta Doğu’da özel olarak Suriye, Irak, İran, Kürdistan’daki gelişmeler sadece emperyalist tekelci burjuvazi ve işbirlikçi kukla devletler, yâda emperyalistler eliyle oluşturulan faşist çeteci güçlere karşı direnen devrimci demokratik, ilerici güçler burjuva ulusalcılar açısından değil, aynı zamanda komünist hareketin durumu ve görevleri bakımından da ciddiyetle değerlendirilmek zorundadır. Çünkü her örgütlenme kendi sınıfsal amaç ve iktidarı doğrultusunda mücadele eder. Demokratik ilerici her mücadele elbette değerli ve önemlidir. Bütün bunlar devrim mücadelesinin bir parçasıdır. Fakat burjuva demokratik içeriği aşamayan bütün ilerici demokratik örgütlenmelerin nihayetinde devrime işçi sınıfının kurtuluş ve özgürlük amacının gerçekleştiremeyeceği açıktır. Komünistler her türden ilerici ve demokratik, devrimci gelişmeyi destekler gerekli dayanışmayı gösterir. Her türden gerici baskıya karşı durur mücadele eder. Ama bunları yaparken komünizm amacına bağlı devrimci iktidar hedefli mücadele ve savaş çizgisini geliştirir. Bağımsız politik çizgisini her şart altında korur ve güçlendirmesi için bütün gücünü ortaya koyar. Bu anlamıyla gerek K.Kürdistan’da gerekse de Kürdistan’ın diğer parçalarında Kürt ulusal hareketinin haklı ve meşru mücadelesini Kürt ulusunun kendi kurma hakkı perspektifiyle ilkesel olarak desteklerken diğer taraftan ikili enternasyonel mücadele örülmek zorundadır. Sadece Türk devletine karşı Kürt ulusunun siyasal haklarını savunmak, ezen ulus sosyal şovenizmine durmakla sınırlı değil, diğer taraftan Kürdistan işçi sınıfı, halk kitlelerinin sosyalizm amacı uğruna örgütleme görevlerini ortak düşmana karşı ortak mücadele çizgisiyle yerine getirmek için çalışır. Ezen ve ezilen ulusun olduğu yerde halkın kardeşlik duyguları ancak bu ortak mücadele ile güçlenir. Sınıf bilinçli Türk ve Kürt proletaryasının ortak amaçla yükselteceği enternasyonel bayrak altında ezilen sınıfların kızıl yolu açılabilir. Aksi takdirde sadece ulusal hareketin mevcut çizgisine uzaktan bakmakla yetinilir ki bu hiçbir devrimci görevin yerine getirilmemesi anlamına gelir.

Bu anlamıyla halk savaşının özgün biçimi olarak gerilla savaşını esas alan Maoistler Türkiye ve K.Kürdistan’da (Ortadoğu ve Kürdistan’ın diğer parçaları da dâhil) ortaya çıkan devrimci nesnel koşullardan yararlanmadaki eksiklikleri hızla gidermezlerse halk kitlelerinin militan devrimci seviyesini arkasından sürüklenmekten kurtulamazlar. Elbette gerilla savaşının geliştirilmesi bütün olarak bu görevlerin başarılmasından bağımsız ele alınamaz. O zaman devrimci savaş kitlelerin eseri olarak halklaştırılamaz. Önderlik görevi yerine getirilemez.

Gezi halk hareketinden sonra 2. büyük dalgalanmayı ifade eden kendi içinde farklılıklar arz eden esasta K.Kürdistan illerinde Kürt halkının isyan ve serhıldan ruhunun yükselmesini ifade eden 6-7 Ekim halk direnişi Türkiye ve K.Kürdistan’da var olan devrimci durumun seviyesini göstermektedir. Ayıca gerillaya katılımın giderek arttığı ve savaşı sürdürme potansiyelinin eskiye nazaran daha güçlendiğini göz önünde tutmak gerekmektedir.

Bu devrimci koşullar içinde yılgınlık, güçsüzlük, karamsarlık tekerlenmelerine yer yoktur. Bu kavramlara sığınarak başarısızlıklarını açıklamaya kalkışanların devrimci barutu tükenmiş olduğu gibi tutarlılıkları da bulunmamaktadır. Devrimci temelde konumlanma halinde gelişme engellenemez. Burjuva demokratik reformların peşine düşen ve her türlü şiddete karşı olduğunu tekrarlayan parlamenter mücadeleyi her şeyin önüne koyan yasalcı, demokratik kulvara evrilen sosyalist maske takan reformist parti ve akımların PKK’yi silahsızlandırma projesini “barış” ve “normalleşme” olarak alkışlamalarının temelinde, kendilerinin silahlı mücadeleyi savunmuyor olmaları bir nedenken diğer neden ise ilkesel olarak tutarlıca Kürt ulusunun kendi devletini kurma hakkını savunamamaları, Türkiye ve K.Kürdistan’da devrim mücadelesinde ikili enternasyonel görevlerini sınıf bilinçli Türk ve Kürt proletaryası bakış açısından yerine getirememiş olmasından ileri gelmektedir. Bu ilkesel sapma ulusal sorunu ulusal siyasal bağımsızlık hakkından çıkartıp anayasal bir soruna indirmektir ki bunun Marksizm’de yeri yoktur. Bu anlamıyla nesnel koşullar özgürlük uğruna silahlananların radikal araçlarını terk etmeyi değil daha fazla silahlanmak gerektiğini açığa çıkardı. Rantçı, bürokratik faşist cumhuriyetin parlamenter yolu ezilen sınıflara özgürlük getiremez. Güçlenen reformist parlamenterist akımların varlığı bilinmektedir. Fakat bu devrimci sürece TKP, ÖDP (Şimdiki Sol Parti), EMEP, SDP ve yeni türevleri yanıt veremezler, yanıt vermelerini bırakalım militan halk kitlelerinin devrimci öfkesini dindirme rolü oynayabilirler. Yani dipteki dalgalar her açıdan üstü sarsmaktadır. Maoist hareketin kendisi de sarsıntıların dışında değildir. Devrimci süreçlerin ruhu bellidir. Anayasal çerçevede düzen sınırları çinde mücadeleye alıştırılanlar direniş ve devrimci savaş sirenleri çaldığı zaman ortadan kaybolurlar.

Mutlaka isyan ruhunu tutmayı başarmalıyız. Silahlanmalı, silahlandırmalı ve gerilla savaşını geliştirmeyi başarmalıyız. Savaşı halklaştırma perspektifini ilerletmeliyiz. Burjuvazi kendi sınıfsal çıkarları, devrimci proletarya ise kendi sınıf çıkarları ve amacı doğrultusunda mücadele eder. En ileri burjuva reform ve sistem işçi sınıfını, halk kitlelerini özgürleştiremez, sömürüden, zulümden kurtaramaz. Devrimci proletaryanın önderliği altında devrim yolunda emekçi sınıflar kendi özgürlüğünü inşa edebilirler. Kurtuluş kendi ellerindedir. Türkiye ve K.Kürdistan’da Türk, Kürt ve çeşitli azınlıklardan sınıf bilinçli proletarya ezen ve ezilen ulusun olduğu toplumsal koşullarda Enternasyonal ikili görevlerini yerine getirmesi anca ezilen sınıflara önderlik edebilmesiyle anlam bulacaktır.

Sınıfsal çelişmeler şiddetlenmiş bir süreden beri mücadele daha üst aşamaya evrilmiştir. Ortaya çıkan devrimci şartlar görece daha normal dönemdeki mücadele ruhu ve pratiğiyle karşılanamaz. Bu nedenle doğru kavramak ve iyi hazırlanmak gerekmektedir. Bunu başardığımız oranda pratikte de eksikliklerimizin de özeleştirisini yapmış olacağız.

ORTADOĞUDA AKAN KANDAN EMPERYALİZM SORUMLUDUR

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

Devrimci Demokrasi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin