İdeolojik mücadele ve önemi üzerine

İdeolojik mücadele yürütürken neye karşı mücadele yürüttüğümüzü bilmek durumundayız

Sınıf savaşımı içerisinde ideolojik mücadelenin önemi tartışma götürmez bir gerçekliktir. Politik çalışmalarımızın ilerletilebilmesi için ideolojik netlik gerekir. Amaç da net olunmadı mı ortaya konulan pratik çalışmaların hedefi de yeterince belli olmayacaktır. Ya da belirlenen hedefte yol alırken karşımıza çıkan engeller karşısında ciddi ideolojik sapmalar baş gösterecek. Hatta ideoloji günlük, anlık siyasete feda edilmiş olacaktır. Bundandır ki politik çalışmalar öteki çalışmalar içerisinde belirleyici derken ideolojik çalışma ve ideolojik mücadelenin önemine de daima vurgu yaparız.

İdeoloji, pratiğe yön vermedikçe, politik çalışmalarla kitlelerin bilincinde ve eyleminde maddi bir güç haline gelmedikçe kendi içinde ne kadar doğru olursa olsun sınıf savaşımı içerisinde çok fazla bir anlam taşımayacaktır.

Bu nedenle doğru bir politikanın uygulanmasında kadroların belirleyici olmasından bahsederiz. Çünkü kadro demek, ideolojiyle politikayı kendi eyleminde birleştirmek ve bütünleştirmek demektir. İdeoloji ile pratiğin diyalektik birliği demektir. Sahip olduğu ideolojiyle politika üreten ve bu politikayı yaşama geçiren demektir.

Türkiye-Kuzey Kürdistan, geniş bir küçük burjuvalar ülkesi. Küçük burjuvazi devrimci hareket içerisinde kendisini değişik örgütlenmelerle ifade etmekte ve bu kadar parti ve örgütün kurulmasının nedeni olmakta. Sorun, salt bu kadar parti ve örgütün varolmasıyla sınırlı da değildir. Komünist partisi saflarında da küçük burjuva etkilenmeler ve sapmalar söz konusu olmuştur. Komünist partisi saflarındaki bu etkilenme ve sapmalara Tarihi Muhasebe’de yeterince yer verilmiştir. Bu etkilenme ve sapmalar küçük burjuvazinin toprağı bu kadar bereketli olduğu müddetçe de devam edecektir.

Bunun dışında uluslararası ideolojik akımlar ve politik gelişmeler, sınıf savaşımındaki ilerleme ve gerilemeler vs. hepsi gerek kitleler içerisinde gerek politik yapılara karşı ideolojik mücadelenin konusunu belirler ve sürekli kılar. Tabii ki kaçınılmaz olarak komünist partisi saflarında da devam edecektir. Bu, aynı zamanda iki çizgi mücadelesinin nesnel sonucu ve gereğidir.

İdeolojik mücadelede önem verilmesi gereken temel noktalardan birisi mızrağın sivri ucunu nereye batıracağımızdır. Yani ideolojik mücadelede baş çelişki tespit etmektir. Bu, her alanda ve her konuda aynı derecede polemiğe girmek yerine esas tehlike gösteren akımı ya da eğilimi tespit edip onun üzerinde yoğunlaşmak demektir. İdeolojik mücadelede en doğru yöntem ve sonuç alıcı olandır. Baş çelişki tespiti yaparken de kitle hareketini, düşmanın durumunu, kendi durumumuzu ve uluslararası koşulları iyi değerlendirmeliyiz. Çünkü en dogmatik fikirler dahi günlük gelişmelerle kendisini süsleyerek yeniden ortaya çıkar ve insanları etkilemeye çalışır. Bu anlamda ideolojinin kendisini var ettiği koşulları değerlendirmeden, yani tam olarak neye karşı mücadele verdiğimizi bilmeden, onu araştırmadan baş çelişki tespit edip ideolojik mücadele yürütürsek, pratikten ve gerçeklikten kopuk teorik tartışmalar içerisine yuvarlanmış oluruz.

Amacımız devrimci mücadelenin önündeki engelleri kaldırmak ise böylesi gereksiz teorik polemikler yürütmek yerine gerek devrim kadrolarının gerekse kitlelerin bilincini aydınlatmak için doğru ve bilimsel temelde ideolojik mücadele yürütmeliyiz.

İdelojik mücadele yürütürken güncelliği açısından yasalcı-reformist çizgilere karşı mücadeleye öncelik vermeliyiz

İdeolojik mücadele sorununu güncelleştirecek ve döneme somutlayacak olursak, yasalcı reformistlere karşı mücadeleyi ön plana çıkarmalıyız. Bunun iki nedeni var; birincisi, yasalcı reformizm, devrimci ve komünist harekete ve eylemlerine ideolojik olarak her fırsatta saldırmakta, ikincisi, özellikle Türk devletinin AB üyeliği ve bu çerçevede sözde “demokratikleşme” reformları ile birleşerek kitlelerin bilincini bulandırmakta.

Her iki noktada da saldırının hedefi komünist ve devrimci hareket olmaktadır. Yasalcı reformizme göre devrimci ve komünist hareket, varlığı ve eylemleri ile bu süreci provake etmekte ve Türk devletinin “reformlarının” yaşama geçmesine engel oluşturmaktadır. Burada öne çıkan nokta ise devrimci ve komünist hareketin silahlı eylemleri ve genel olarak yürüttüğü silahlı mücadeledir.

u, bir ideolojik kuşatma hareketidir. Kuşatmanın amacı devrimci ve komünist hareketi de parlemantarist yasalcı zemine çekmek. Bu kuşatma, devlet ve dolaylı olarak yasalcı reformist hareket tarafından gerçekleştirilmek isteniyor. “Yasal zeminde ne yaparsanız yapın yeter ki devleti yıkmaya yönelmeyin” deniyor. Hedef budur, kitlelere vermeye çalıştıkları bilinç de budur. Bu kuşatmayla devrimci ve komünist hareketi tecrit etmeye çalışmaktalar. Kitleler içerisinde bu propagandadan etkilenmeler vardır. Bu, doğaldır. Devrimci ve komünist hareketin son yıllarda içerisine girdiği daralma ve bunun yarattığı boşluk sonucu yasalcı reformist akımların ve devletin bu yönlü ideolojik baskısı kitleleri belli ölçüde etkilemektedir.

Yasalcı reformizmin komünist parti önderliğindeki Halk Kurtuluş Ordusu gerillalarının Dersim’de işbirlikçi, ajan ve ihbarcılara yönelik gerçekleştirdiği eylemler sonrasında cezalandırılanları sahiplenmesi, buraya kadar aktardığımız ideolojik saldırılarının açık bir göstergesidir. Cezalandırılanların cenazelerine katılarak “Karanlık güçler yeniden devreye girerek sivil hedeflere yöneliyorlar” ya da cezalandırılanlar için “etraflarında saygın bilinirlerdi” diyerek açıklama yapıyorlar. Aynı duruşlarını NATO Zirvesi sürecinde gerçekleştirilen bombalama eylemlerini “bireysel terör”, “amaçsız terör” diye suçlayıp, dönemin kitle hareketiyle karşı karşıya getirmek istediler.

Bu, yasalcı reformizmin kitle hareketi ile silahlı mücadele arasına bir set çekmek için baş vurduğu bir uğraştır. Oysa ki kitle hareketi silahlı mücadele ile, daha açıkçası Halk Savaşı ile bütünleşmediği, onun bir parçası olmadığı takdirde ne kadar gelişirse gelişsin sonuç alıcı olmayacak ve hatta yenilgiye mahkum olacaktır. Dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan tarihinde bunun örnekleri çokça vardır.

Yasalcı reformizm, kendince yıllardır bir kitle hareketi yaratmaya çalışmakta. Bu sağ kitle kuyrukçusu politik çizgileriyle vardıkları aşama bellidir. NATO Zirvesi sırasında “İstanbul NATO’ya kapılarını kapatıyor” diye iddialı politika yapmaya çalışan TKP’nin gerçekleştirdiği eylemler ortada. Bırakın İstanbul’u bir sokağı dahi NATO’ya ya da polise kapatamadılar. Bütün bunları kitle hareketini küçümsediğimizden değil, kitle hareketinin varması gereken hedef ya da hizmet etmesi gereken esas halkayı belirtmek için söylüyoruz. İşaret ettiğimiz gibi kitle hareketi silahlı mücadeleyle diyalektik bütünlük içinde birleşmedikçe sonuç alması imkansızdır.

Durduğumuz zemin ister legal, ister illegal olsun bunlar silahlı mücadelenin, özelliklede Halk Savaşı’nın propagandasını yapmamızın önünde engel değildir

Söz konusu ettiğimiz herhangi bir silahlı mücadele hattı da değil. Bu, Halk Savaşı stratejisi içinde basitten karmaşığa gelişerek gerilla savaşından düzenli halk ordusuna evirilmedikçe silahlı mücadelenin kendisi de ne kadar devrimci temelde olursa olsun sonuç almayacaktır.

İdeolojik mücadelenin önemi tam da bu noktada açığa çıkıyor. Halk Savaşı’nın açık bir şekilde propagandasını yapmak ve örgütlemesini gerçekleştirmek esasını almayan bir ideolojik mücadele, teorik polemik yapmaktan öte bir anlam taşımayacaktır. İster legal zeminde ister ilegal zeminde olsun, Halk Savaşı’nın propagandasını yapmanın ve tartışmanın, önünde bir engel yoktur.

Osman Baydemir’in bir şehit ailesini ziyaret etmesi ve sonrasında ona yönelik gerçekleştirilmek istenen siyasi linç güncel açıdan iyi bir örnektir. Osman Baydemir gizlemeden, sakınmadan sembolik bir şekilde devrimci bir eylemi ve devrimcileri sahiplenmiştir. Bu özgülde tavrını açık ortaya koymuştur. Kaldı ki bu pratiği bulunduğu yasal zemine aykırı bir hareket de değildir. Aksine bulunduğu yasal zemin tavrını güçlendirmiştir. Bu açıdan yasal zeminde bulunmak her durumda olmasa da bu tür durumlarda devrimci tavrı sınırlandırmak bir yana güçlendirmektedir.

Elbette bunun bedelleri de olacaktır. Bu bedeller ödenmeden mücadele gelişmeyecektir. Yine sanıldığının aksine bu örnekteki gibi bedellerin ödenmesi ve bu doğrultuda mücadele edilmesi yasal kurumlara zarar vermez, onun hareket alanını geliştirir. Yasal zemine hapsolmayı politika zannedenler bunun tersini savunurlar ve öğütlerler. Yani yasal kurumlara ve kitle hareketine zarar gelmesin diye açık politika yapmayı eleştirir ve ancak yasalar çerçevesinde hareket etmenin meşru, doğru olduğunu savunarak uygulamaya çalışırlar. İşte reformizmin kulaç attığı, ama bir türlü sistemden kurtulamayacağı girdap budur.

Oysaki Türk devletinin yasaları faşist yasalardır ve devrimci ajitasyonu ve propagandayı sınırlamak ve yasaklamak için vardır. “Demokratik reformlar” adı altında çıkarılan yasaların da özü budur, değişiklik yoktur. AB’nin ya da ABD emperyalizminin de destek verdiği bu sözde “demokratik reformlar,” adı geçen ülkelerde de sınıf mücadelelerinden doğmuştur. Ve oralarda da proletaryanın devrimci sınıf hareketini engellemek için yasalaşmıştır. İşin bir diğer yanı da emperyalist ülkelerde demokratik haklar biraz daha genişse, bunun nedeni yine tarihteki sınıf savaşımının yani proletarya ve diğer ezilen emekçilerin çeşitli dönemlerde elde ettiği kazanımlar sonucudur. Biraz daha demokratik olsa bile özünde proletaryanın devrimci sınıf hareketine izin vermez ve onu engellemeye, yasaklamaya ve bastırmaya dönüktür. Emperyalistler ve uşaklarının her ülkede geçerli ve hakim kılmaya çalıştığı demokrasi sonuç olarak kendi sınıf demokrasisidir.

Şüphesiz ki yasalcı reformizmin bu tür gerici ataklarına karşı en iyi ideolojik mücadele devrimci eylemle bütünleşmiş olanıdır. Örneğin NATO Zirvesi sürecinde kitle hareketini bir iki basın açıklamasıyla sınırlandırmak isteyen yasalcı reformizm, kendileri katılmasa da Okmeydanı’ndaki gibi bizzat kitlelerin katıldığı çatışmalara dil uzatamamıştır. Dolayısıyla kendi içinde sınırlı olsa da kitlelerle bütünleşen ve onları doğru bir politika altında çatıştıran devrimci önderlik yasalcı reformistleri pratikte susturmuştur.

Kısacası, yasalcı reformistler tek tek silahlı eylemleri öne çıkarıp bunlar üzerinden devrimci ve komünist hareketi tecrit etmeye çalışıyorlar. Halk Savaşı kitleselleştikçe ve halk ordulaştıkça yasalcı reformizmin mevcut ideolojik-politik etkisi de buna koşut olarak zayıflayacaktır. Bu durumda saflar daha da netleşecek ve onları da daha net bir tavır almaya zorlayacaktır. Ya pratik olarak gelişen devrimci mücadeleye katılacaklar ya da onun karşısında olacaklar. Başka bir alternatifleri kalmayacaktır.

Elbette devrimci mücadelenin kitleleri örgütlediği, halkın ordulaşmasını yarattığı koşullarda da ideolojik mücadele yine önemini koruyacaktır ama bu sefer o koşulların kendi özelliklerine göre şekillenecek ve keskinleşecektir.

Bugün tek tek silahlı eylemleri hedef almaları ve kitleler nezdinde silahlı mücadeleyi “kör terör” edebiyatıyla kötü göstermeye çalışmaları bizlere de ne yapmamız gerektiğini gösteriyor.

Eylemlerin gücü ve etkisi onları korkutmakta ve ideolojik saldırıya geçmelerine neden olmakta. Söz konusu devrimci eylem çizgisi etkisiz ve onların savundukları gibi devrimci örgütleri bitirecek bir “kör terör” pratiği olsaydı, emin olunsun ki o zaman onlar bunu gündemleştirmezlerdi. Çünkü yasalcı reformistler de biliyorlar ki kitle hareketinin devrimci gelişimi bu yönde olacaktır ve bu gelişim onların zeminini de sarsacaktır. Yani kendi dar küçük dünyalarından dışarı çıkmaya zorlayacaktır.

Bilinir ki kitlelerin devrimci mücadelesi karşısında hiçbir geri toplumsal ilişki eskisi gibi kalmayacak ve her şeyi içine alarak yep yeni bir alt üst oluşa tabi tutacaktır. Bu sarsılmayı yaşamak istemediklerinden devrimci ve komünist hareketin gelişmesini ve silahlı mücadelenin kitlelerle buluşmasını engellemek istiyorlar. Bundandır ki çabaları bilinçlidir. Teorik planda yapılan basit bir doğru yanlış sorunu değildir. Söz konusu olan halkın kaderidir. Soru açıktır: Türkiye-Kuzey Kürdistan halkı kendi kaderini belirleyecek mi belirlemeyecek mi? Belirleyecek deniyorsa, o zaman yapılması gereken açıktır. Her bakımdan Halk Savaşı’nı propaganda etmek ve kitleleri bu rotada örgütlemektir.

Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketi devrim için bir sürü program ve strateji ortaya attı ve kendince bunu uygulamaya çalıştı. Ancak pratik gösterdi ki bu onlarca program ve strateji içinde silahlı mücadeleyi temel almayanlar unutulup gitti, belki onları yazanların bile bugün hatırlarında değil. Ve yine görülmüştür ki Halk Savaşı’nı temel almayan silahlı mücadele pratikleri de sonuç almamakta ve dönemsel ivmeler kazansa da genel olarak bir sıçramaya yol açmamaktadır. Bu nedenle genel olarak silahlı mücadeleye sahip çıkarken Halk Savaşı’nı öne çıkarmak ve örgütlemek temel politik hattır. İdeolojik mücadelenin temelini de bu olusturmaktadır-olusturmalıdır.

Sayı:47
16-31 Ağustos 2004

Önceki İçerikUluslararası Maoizm Konferansı Başarıyla Gerçekleştirildi
Sonraki İçerikReformist ve revizyonist kuşatmaya karşı Devrimci faaliyet güçlenecektir